BÖLÜM 1
Atatürk fani hayata veda edip gidiyor

herkes ellerini kavuşturmuş

büyük bir acz içinde duruyor

kimsenin elinden bir şey gelmiyordu...
İşte son fotoğraflarından birisi sol altta

Ekim 1938 'de Atatürk'ün isteğiyle çekilmiştir.
Atatürk artık karaciğersiz bir insan gibi büzüşmüş

karnı davul büyüklüğünde seyir etmişti. Bazı günler Yatına giderdi bir çocuk mutlu olmayı beklercesine oda orada öylece yatar ve içinden '' keşke iyileşsem '' der gibiydi..

Atatürk'ün yanında onlarca emir kolu vardı. Atatürk'ün tek dayanakları onlardı. Kimse yanına koyulmazdı. Doktorları Atatürk'ü iyileştirmek için ellerinden geleni yapmışlardı...
Atatürk'ü geç teşhisten yolcu eden doktorlardan bahsediyoruz...
Ama onlarında ellerinden bir şey gelmiyordu. Belki de onu yolcu edenler doktorlar değildi?
Belki de Atatürk siroz denen o mendebur hastalıktan ölmemişti? İşte olay burada başlıyor ya!
Atatürk'ün Doktorları...
Atatürkün tedavisinde sorumlu olan doktorlar müdavi ve müşavir olmak kaydıyla 2 çeşite ayrılıyordu. Müdavi doktorları Prof Dr. Neşet Ömer İrdelp

Prof Dr. Nigad Reşad Belgerdi. Müşavir doktorlarıda 5 hekimden oluşmaktaydı. Müdavi hekimler Atatürkün sağlık durumunu zamanı zamanına takip edenlerdi. Müşavirler ise Gerekli zamanlarda tedavi eden hekimlerdi.
Atatürk'ün Hastalığı...
Atatürk 1916 yılında Akciğer iltihabıyla yatağa düşüyor

1918'de böbrek rahatsızlığıyla hastalanıyor

1919'da Şişlideki evinde kulak ragatsızlığı baş gösteriyor. 1921 yılında Atatürkün sol yanağında çıban çıkıyor. 1921 yılında Ata binerken 3 kaburgası kırılıyor. 1923 yılında bilindiği gibi ufak - tefek kalp rahatsızlıkları geçiriyor. 1936 Kasım ayında üşütme olayı geçiriyor. Asıl öldürücü hastalık 1936 Sonunda başlıyor...
Son dokuz saat... Koca bir tarih göçüyor bu diyardan...
10 Kasım 1938 Perşembe saat: 00:05'te sonda ile 140 cc'lik idrar boşaltıldı. Saat 02

00'de yarım balon oksijen verildi. Saat 02

45'te 1.cc'lik Huile de Camphree şırınga edildi. Saat 3

30'da koltuk altından ateşi alındı(Ateşi normaldi) Aralıklarla oksijen verimi devam etti. Saat 06

25'te solunum yüzeyselleşti ve hırıltı azaldı. Saat 07

45'te 37

7 cc

nabız 124 olarak kaydedildi. Saat 8.00 glikozlu serum verildi. Saat 8.00'i geçerken Atatürk'ün yüzü daha da soldu. Sapsarı oldu. Ve birden gırtlağından '' Hi

Hi

Hi...'' diye sesler çıkmaya başladı. Bu sırada oradaki doktorlardan Kamil Berk gözleri yaşlı ve eli karyolaya dayalı olarak diğer elindeki ıslatılmış pamukla Atatürkün ağzına su verme çabasındaydı. Prof. Dr. Süreyya Hidayet ile Dr. Abravaya Marmaralı

tabanla ilgili refleksleri kontrol etmektedit. Saat: 8

05'te 1 cc Huile Camphree ve 500 cc glikozlu serum yapıldı. Saat: 08

25'te toplar damar için 1/8mgr ouabaine şırınga edildi. Saat 8

30 da 500 cclik glikozlu serum tekrarlandı. Saat 09

00... Nabız 130... soluk alıp verme 34...Atatürkün gözleri kapalı göğsü sık sık inip çıkmakta. Başta bulunduğu oda olmak üzere

bütün dolmabahçe sarayı derin bir sessizlik içinde...
Saat 09

05

Atatürk birden gözlerini açtı

başını sert bir hareketle sağ tarafa çevirdikten sonra tekrar önceki durumuna getirdi. Son nöbet defterine şu yazıldı:
Saat: 09

05 vefat etmişlerdir...
Hastalığın teşhisi nasıl yapıldı? Kim yaptı?
Atatürke ilk teşhisi koyan Prof. Dr. Nihat Reşat Belgerdir.
''Atatürk geceyi teram oteldeki apartmanında geçirdi. Ertesi sabah otelde

kendine mahsus olarak yaptırılan banyo dairesine girdi ve beni çağırdılar. Şikayetlerini bana bildirdi. Kaşıntıya çare bulmasını istiyordu''
Doktor Atatürkü teşhis eder. Atatürk ''kaşınıyı buldunuzmu nedir?'' diye sorar. Doktor

evet efendim. Kaşıntınızın tek nedeni karaciğer rahatsızlığıdır. Karaciğeriniz sertleşmiş ve biraz büyümüştür. Atatürk birden şaşkına döndü..Ama ne çare...Her doktor farklı teşhis koyuyordu. Kimine göre ise Karınca ısırmasıdır...
Atatürk
gerçekten alkole bağlı sirozdan mı ölmüştür?
Bu konudaki en büyük eksiklik Atatürk otopsisinin yapılmamaış olmasıdır. Uzun yıllar görev yapan doktorlar bile bunun alkoldenmi olduğunu kestiremiyorlardı.
Atatürk'ün ölümüne yönelik iftiralar tümüyle deli saçmasıdır. Diğer iftira

yalan

uydurmalarında olduğu gibi ciddiye alınacak yanı yoktur.
Biz

ana amaç olarak

bu saçmalıklara yanıt vermeyi değil

sözü edilen konularda bilgilendirmeyi esas alıyoruz. Kişiler; doğrularla

gerçeklerle donatılsın ki bu saçmalara kapılmasın diyoruz. Atatürk tarafından bedava kazanç yolları kapatılan din tacirlerinin tabanı haline gelinmesin istiyoruz.
BÖLÜM2
Atatürk'ün Ölümü Alkolden mi? (Bu bölüm diğerlerine oranla daha detaylıdır. Lütfen sıkılmadan okuyunuz)
Atatürk düşmanları

Atatürk'ün ölümünü alkole bağlarlar

içki içtiği için siroz hastalığına tutulduğunu ve içkiden öldüğünü işlerler. Amaçları; İslam dinine göre içilmemesi gereken alkollü içkiyi Atatürk'ün içtiğini

dolayısıyla iyi insan olmadığına ve sonucunda da bunun karşılığını ölümle bulunduğuna inandırmak

böylece Atatürk düşmanlığı yaratabilmektir.
Dinden geçinenler Atatürk düşmanlığı yaratmak için

O'nun ölümünü bu şekilde işlerlerken

diğer yurttaşlar da bilgi eksikliğinden ve bu konunun yeterince işlenmemesinden dolayı

genelde bu şekilde; Atatürk alkolden ölmüştür şeklinde; bilirler. Bu nedenle

konunun ayrıntılı ele alınması ihtiyacı vardır.
Atatürk'ün ölüm sebebi

otopsi yapılmasına gerek olmadığına yönelik düzenlenen raporda şöyle belirtilir:
"... Atatürk'ün vefatına sebep olan müzmin karaciğer hastalığı 'cirrhose ascitogene' tabii seyrinde devam ederek karaciğer büyük kifayetsizliğine bağlı derin koma ile husule geldiği ittifakla tesbit edilmiş(tir)..."(karın içinde sıvı

asit toplanması)
Ölüm raporunda ise hastalığın teşhisi şöyledir:
"... hastalığın bir 'hepatite sclerocongestive ethylique' olduğu tesbit edilmiştir..."(alkolle ilişkili karaciğer iltihabı)
Birinci raporda ölümün "cirrhose ascitogene" (karın içinde sıvı

asit toplanması)'ndan meydana geldiği; ikinci raporda da hastalığın "hepatite sclerocongestive ethylique" (alkolle ilişkili karaciğer iltihabı) olduğu belirtilmektedir. İkinci raporda siroz hastalığı alkolle ilişkilendirilmektedir. Ölüm raporunda böyle denilince

ölümün alkolle ilişkilendirilmesi yaygın kanı haline gelmiştir. Oysa bugün

tıbbın ulaştığı düzey içinde

konunun uzmanları

biobsi yapılmadan

bazı tıbbi tahliller yapılmadan böyle bir kanıya varılamayacağı görüşündedirler. Ayrıca siroz

alkolden de olmuş olabilir

sirozu meydana getiren diğer nedenlerle de olmuş olabilir; bugün bu konuda kesin bir yargıya varmak mümkün değildir; bir karar spekülasyon olur; kanısındadırlar.
Atatürk'e biopsi yapılmamış

otopsi de yapılmamıştır. Sirozun nedenini belirlemek için bugün gerekli görülen tahliller o günlerde bilinmemektedir.
O halde sirozu alkole bağlama

tamamen

siroz konusundaki genel bilgiden ve Atatürk'ün alkol almasından yola çıkılarak yapılan varsayımdan kaynaklanmaktadır. Yani tıbbi bir sonuç değildir

sadece gerekli tıbbi tahliller yapılmadan varılan bir sanıdır.
Bunun bir sanı olduğunu

karar olmadığını

bu konuda ölümünden önce de değişik görüşlerin ortaya çıkmış olduğunu

3 Ağustos 1938 tarihli bir konsültasyon raporunda görüyoruz. Raporun konuyla ilgili maddeleri:
"1. Atatürk'te bir siroz vardır. Asit yapmış

biraz süb-ikter (gözde sarılık) meydana getirmiştir.
2. Bunun esaslı nedeni alkoldür.
3. Evvelden Atatürk'ün çektiği malaryanın (sıtma

ki Atatürk 2 kez sıtma geçirir) bir tesiri olmadığını katiyetle (kesinlikle) söylemek mümkün değildir...
6... Eppinger'in (yabancı doktor)

hepatit sirozu cay-ı sualdir (tartışmaya değerdir)"
Görüldüğü gibi sadece bir raporda sirozun nedeni üzerine 3 ayrı görüş var. Birinci görüş alkolden

ikinci görüş sıtmadan

üçüncü görüş hepatit virüslerinden.
Atatürk'ün hastalığını konu alan kaynakların incelenmesinden

Türk doktorlarının sirozu alkole bağladıkları

yabancı doktorların ise konuya farklı yaklaştıkları görülmektedir. Yabancı doktorların iki ayrı yaklaşımını 3 Ağustos 1938 tarihli konsültasyon raporunda gördük. Şimdi bir başkasını verelim.
Atatürk'ün muayene ve tedavisi için dört kez getirilen Fransız Prof. Dr. Fissenger ise şöyle diyor:
"Bu hastalığın sırf içkiden geldiği yolundaki düşünce doğru değildir. Benim

Fas

Tunus ve Cezayir'den gelen birçok müslüman hastalarım var ki

ömürlerinde ağızlarına herhangi ispirtolu bir içki koymamışlardır Dolayısıyla hastalığın daha başka ve önemli sebepleri olduğunu kabul etmek lazımdır. Bence bunlar arasında özellikle dengesiz beslenme tarzı ve devamlı kabızlık gibi sebepler başlı başına yer tutmaktadırlar"
Bu açıklamadan sonra daha önce üç olan siroz nedeni aynı hasta için 4'e çıkıyor; alkol

sıtma

hepatit virüslerinin yanına bir de dengesiz beslenme ekleniyor.
Hastalık nedeni bunlardan hangisi veya hangileridir? Bu konuda zamanında bir tıbbi inceleme yapılmadığı için bugün söylenecek her şey havada kalacaktır. Tıbbi bir dayanağı olmayacaktır. Bu nedenle ölüm raporunda

sirozun alkolle ilişkilendirilmesini bir varsayım olarak görmüştük.
Klinik tanı alanındaki bu belirsizlikler nedeniyle Atatürk gibi bir kişiye

ölümünden sonra otopsi yapılarak kesin bir teşhis konmaması

bugün bir eksiklik olarak karşımıza çıkmaktadır.
Günümüzdeki tıp

karaciğer sirozunun pek çok nedeninin yanında başlıca sebebinin dengesiz beslenme olduğunu ve alkollü içkilerin

o da bazı hastalarda

sadece hastalığı hızlandırdığını ortaya koymuştur.
Bu bilgiler doğrultusunda konuyu irdeleyelim. Atatürk'ün siroz hastalığına sebep olarak gösterilen dört ayrı nedenin dördü de Atatürk'te vardır.
Sıtma:İki kez sıtmaya tutulur. Biri çocukluğunda

biri Mayıs 1919'da Samsun'da.
Hepatit virüsleri

aha çok diş tedavisi sırasında kapıldığı bilinir. Atatürk; birçok diş tedavisi yaptırmış

diş çektirmiş

üç altın diş taktırmış ve sonunda üst damak protezi yaptırmış

bir kişidir. Bunların birisinde hepatit virüsü kapma olasılığı

o günkü koşulları düşündüğümüzde çok yüksektir.
Dengesiz beslenme:Atatürk

askeri yaşamında özellikle 12 yıllık savaş ortamındaki yaşamında bulduğunu yemiş ve buldukça yemiştir. Cumhurbaşkanlığı döneminde de disiplinli yemek düzeni yoktur. Sabah kahvaltısı yapmaz

yalnız bir kahve ile sigara içer. Öğleyin çoğu kez yemek yerine sadece bir dilim ekmekle ayran veya limonata içer. Akşam yemeğini düzenli yer. Ancak dengeli beslenmiş olduğunu söylemek zordur.
Alkollü içki:İçki içer. Gündüz içmez

akşam sofralarında küçük rakının (35 cl.) yarısını içer

sürekli içici değildir

ciddi konuların görüşüleceği sofralarda ve önemli devlet işlerinin yürütüldüğü günlerde içmez.
Bu durumda siroz nedeni bunlardan hangisidir? Sıtma mı

hepatit virüsleri mi

dengesiz beslenme mi

alkol mü? Yoksa dördü de birden mi? Bugün için sirozun gerçek nedenine ulaşmak pek mümkün görülmüyor.
Dolayısıyla Atatürk'ün ölümü alkolden olmuştur demek doğru değildir

gerçekçi değildir. Atatürk'ün ölümü sirozdandır ama siroz nedeni alkol değildir. Nedenini bir tıp adamının görüşü ile açıklamayalım
Prof. Dr. Utkan Kocatürk'ün Görüşü:
Prof. Dr. Kocatürk

Kaynakçalı Atatürk Günlüğü'nün son baskısında

konumuzla ilgili bilinmeyen bir raporu ortaya çıkarır ve orijinalini de verir. Rapor 08 Eylül 1938 tarihli; Dr. Nihat Reşat Belger

Prof. Dr. Neşet Ömer İrdelp ve Prof. Dr. Fiessinger tarafından düzenlenmiştir.
Prof. Dr. Kocatürk

raporda iki cümleye dikkat çeker ve bir tıp adamı olarak bunların yorumunu yapar
Raporda ön plana çıkarılan cümleler:
"... Bu vakada 'Laennec' tipinde bir skleröz hepatit söz konusu olamaz. Fakat söz konusu olan 'Hanot ve Gilbert' tipinde bir hipertrofi şeklidir."
"Prof. Dr. Fiessinger söz konusu rapora ayrıca şu notu koymuştur:
'Teşhis

Mart ayında formüle edilen teşhistir: Hepatite Sclereuse hypertrophique

type Hanot et Gilbert'."
Prof. Dr. Kocatürk'ün yorumu:
"Bugüne kadar bilinmeyen bu rapor

Atatürk'e 07 Eylül 1938'de yapılan karın ponksiyonundan (su alınması) bir gün sonraki muayene bulgularına dayanılarak düzenlenmişti. Karaciğerin küçülmeyip

yine Mart ayındaki muayenede belirlenen büyüklüğü koruması ve üzerinin pürtüksüz oluşu

Prof. Dr. Neşet Ömer (İrdelp) ile Dr. Nihat Reşat Belger'i de alkole bağlı atrofik siroz tanısından bir ölçüde uzaklaştırıp Prof. Dr. Fiessinger'in ileri sürdüğü hipertrofik siroz tanısını kabule yönelttiği anlaşılıyor. Tıp dilinde 'Laennec tipi skleröz hepatit' alkole bağlı siroz demektir; 'Hanot ve Gilbert tipi skleröz hipertrofik hepatit' ise safra yollarındaki kronik tıkanma sonucu gelişen siroz (biliyer siroz) anlamını taşır.
Prof. Dr. Fiessinger

söz konusu rapora özel olarak kaydettiği notta 'Teşhis

Mart ayında formüle edilen teşhistir: Hanot ve Gilbert tipi skleröz hipertrofik hepatit' ifadesine yer verdiğine göre

Mart ayındaki ilk teşhisinde de Atatürk'teki siroz şeklinin alkole bağlı olmadığını düşündüğünü göstermektedir.
Prof. Dr. Fiessinger'in gerek Mart ayındaki muayenesinde

gerekse 08 Eylül 1938 tarihli raporda yer alan bu tanısına rağmen

sürekli ve danışman hekimler tarafından 10 Kasım 1938 tarihinde düzenlenen 'Atatürk'ün Ölüm Raporu'nda

mevcut sirozun alkole bağlı bulunduğunu ve Prof. Dr. Fiessinger'in de bu görüşte olduğunu(!) belirtmek üzere '... Mart başlarında Paris'ten çağrılan Prof. Dr. Fiessinger ile Prof. Dr. Neşet Ömer İrdelp arasında Ankara'da bir tıbbi danışma daha yapılarak büyük bir karaciğer ve büyükçe bir dalak bir kere daha müşahade edilmiş ve aynı teşhis konularak

hastalığın bir 'hepatite sclerocongestive ethylique' olduğu cümlesine yer verilmiştir."
Prof. Dr. Kocatürk bu yorumunda

Türk hekimlerince düzenlenen 10 Kasım 1938 tarihli "Ölüm Raporu"nda

sirozun alkole bağlı olduğu tanısına Prof. Dr. Fiessinger'in de ortak edilmesini nazik şekilde haklı olarak eleştiriyor. Ortaya koyduğu rapor ve yaptığı yorum ile sirozun alkole dayalı olmadığını açıklığa kavuşturuyor.
Kendileri ile yaptığım görüşmede edindiğim bir bilgi ile konuyu sonuçlandıralım. "Alkole bağlı sirozda karaciğer küçülür

diğer nedenlere bağlı sirozda karaciğer büyür ve büyüklüğünü korur." Atatürk'ün ilk muayene raporlarında ciğerin büyüdüğü

son raporlarda

08 Eylül tarihli raporda olduğu gibi

ciğerin büyüklüğünü sürdürdüğü

küçülmediği belirtilmektedir.
Dolayısıyla Atatürk'ün sirozu

alkole bağlı bir siroz değildir. Çünkü karaciğeri büyümüştür. Ölümü sirozdandır ama sirozu alkolden değildir. Ölümü alkolden olmamıştır.
Bu bölüme kadar Atatürk'ün ölümü üzerine konuştuk

neden öldü

neydi hastalığı

detaylarıyla verdik. Peki Atatürk ya öldürülmek istendiyse... Kesinleşen tek şey Atatürkün alkolden ölmediğidir!
Sır perdesini şimdi aralıyoruz...
Bölüm 3
Atatürk'ün Ölümündeki Sır Perdesi
Atatürk acaba Masonlarca mı öldürüldü?
Atatürk bilindiği gibi İttihat ve Terakki partisinde bulunuyordu. Bu dönemler içerisinde dönmeler ve masonlarla sık sık karşılaşmıştır. Atatürk'e Anadolu'da ki bazı kimseler ciddi bir tavırla ''mason'' ünavını koyuyorlardı. Atatürk masonlukla ilgili hiç konuşmazdı. Atatürk 1935'lerde telgraf üstüne telgraflar alıyordu. Masonlar Atatürk'e hoşgörülerini sunuyorlardı. Atatürk daha sonra bu masonların taksimat ve ahvaline ilişkin bilgileri halk partisine vererek kapanmasına dalalet etmesini istiyordu. Atatürk 2 şeyi sevmezdi bu konuda... Biri masonlar

diğeri dönmelerdi... Çünkü masonluk Yahudi tarikatından başka şey değildi. Memleketimizde de olmamalı

ne gerek var? sözleri ülkede yankı buluyordu! Ve Atatürk'te sevmiyor ve saymıyordu! Daha sonraki günlerde meclise gelen Recep Peker ''Arkadaşlar masonluk kalmamıştır

localar kapatılmıştır'' diyerek sözü noktalıyor ve salon

a boğuluyordu. Artık Atatürk'ün

milletin ve Atatürk'ün yakın arkadaşlarının istekleri de yerine başarıyla gelmiş oluyordu. Anadolu ajansı 10 Ekim 1935'te gazetelerin merkezlerine '' Masonların mallarının

mülklerini her şeylerinin sosyal kurumlara gönderildiğini de beyan etti'' Ama gelin görün ki İnönü'nün emriyle 1948 yılında masonlar tekrar devreye giriyorlar...
Bu olay yurtdışında da yankı buldu. İstiklal Savaşı gazetesinde yayınlandı. Ardından yunan gazetelerine de sıçradı. Bu olayı öğrenen yurtdışında ki masonlar Atatürkü ortadan kaldırmak amacıyla girişimlere başladılar. 33 dereceli farmason Bulgar yahudi kıdemli komünist mübeşşiri varnalı Avram Benaroyas yazısında '' Mefkuremizi (Masonluğuma anlamında) imha edici darbe vuranların akıbeti

feci şartlar altında ölümdür... ... Nihayet bir gün Kremlin kati kararını verdi. Onun ölümü esrarengiz olacak ve kendine göre esrar arz edecekti. '' İşte Atatürk'e saldırı başlamış oldu.
Doktorlar Atatürk'ün ani ölümünü asla kabul etmezler çünkü ülkede büyük bir tehlike yaratır ve suikast sonucu gittiği anlaşılır diyerekten İsmini açıklamak istemediği doktor Atatürk'e ilk vurucu darbeyi sinir organlarına yaptı. Ve maalesef başarılı olundu. Atatürk'ün sinir organları felce uğradı. Ve Atatürk'te zaman zaman burun kanamaları

baş dönmeleri

istifralar

karşısındakini tanımama gibi sorunlar baş gösterdi.
Evet

Atatürk Masonları sevmezdi. Ve zararlı oldukları için kapattırdı. Ardından masonlar Atatürk'ü yok etmek için girişimlere başladılar. Bu masonlar içinde Türk 2. Mason lideri Mustafa Hakkı Nalçaçı da vardı.
Şimdi elimizdekilere bir bakalım... Masonlar öldürdü meselesi : Masonların öldürdüğü kesin değildir. Çünkü masonlar öldürseydi

Atatürk hiçbir hastalıktan ölmemiş olacaktı. Bilindiği gibi Atatürke 4-5 adet hastalık teşhisi koyuldu. Ve bu belirtiler Atatürk'te oluştu. Yani Eğer masonlar öldürseydi. Atatürk bu hastalıkları sağ geçirmiş olacaktı. Oysaki Atatürk onlarca hastalık atlattı. Ama yenildi...Atatürk masonlarca öldürüldü iddaası net olmamakla birlikte

doktorlarcada açık ve delilli bir şekilde söylenmektedir.
Bölüm 4
Atatürk'ün İşte Asıl Ölüm Nedeni?
Elimizdeki her şeyi bir kenara koyuyoruz ve işte asıl nedenini topladığım farklı metinlerle size ispat ediyorum...
Atatürk'ün ölüm nedeni Alkole bağlı Siroz değildir. Siroz'dan ölseydi Karaciğeri şişmiş olmazdı. Farklı çeşit bir sirozdan ölseydi de böyle farklı teşhisler koyulmazdı. Atatürk böbreklerindeki iltihap ve sıtma hastasıdır fakat ölüm nedeni kendisine verilen civalı diüretikdir.Bu da onun öldürürdügünü bilimsel omxlarakta ortaya koyar
Atatürk Sıtma hastalığına daha öncedende yakalanmıştı. Bu hastalık ilerlediği zaman siroz ve daha birçok pis hastalığa neden oluyor. Erken teşhis edilseydi bu sıtma denen hastalık düzeltilebilirdi. Ama geç teşhis edilmesinden ötürü hastalık ilerliyor ve akabinde sirozu

karaciğer rahatsızlıklarını ve masonlar sorununu açıyor. Böylece Atatürk'ün ölümü esrarengiz bir olaya dönüyordu.
Ogün Deli'nin yazmış olduğu Siyasi Suikast adlı eserde şöyle yazmaktadır.
Atatürk’ün hastalığının geç teşhis edilmesi o günkü ve bugünkü tıp bilimiyle ilgilenen ve eli kalem tutanların hep dile getirdikleri ana temadır.Aslında bu konuyu teyit eder en önemli bilgilerin başında bizzat Atatürk’ün şu sözleri de mevcuttur.Atatürk’ün Afet İnan’a 14 Haziran 1938 tarihli yazdığı mektubunda;
“Afet

Vaziyetim şudur;bence doktorların yanlış görüş ve hükümleri sebebiyle hastalık durmamış ilerlemiştir….” Demekteydi. Fakat yıllar sonra ortaya çıkacak olan bilgi ve belgelerin Atatürk’ün bir hastalık sebebiyle değil bir suikast sonucuyla öldüğünün işaretlerini ortaya koymaktadır.Salyrgan ilaç Atatürk’ün karnında oluşan asitin alınması yani tedavi edilmesi maksadıyla verildiği söylenmektedir.
Bu ilaç bir Diüretiktir.Diüretikler

idrar itrahını çoğaltan ilaçlara verilen bir isimdir.Direk olarak böbreklere olan tesirleri bilinmektedir ki burada Atatürk’ün yukarda da anlattığımız gibi Böbrek hastalığı mevcuttur.Vücutta anormal toplanan mayi (asit-ödem) çıkarmak için yahut kanda toplanmış olan toksin cisimlerin itrahını kolaylaştırmak için kullanılırlar.Bunların kullanım çeşitleri ise; A-Su B-Osmatik tesirli olanlar C-Xanthine türevleri;Kafein v.b…. D-Civalı Diüretikler

Civanın organik bileşikleri

Salyrgan

Novurit

Neptal E-Indırek Diüretikler

Kardiyotonikler

Dijital cisimler F-Dokuların su tutma kabiliyetini azaltan Troid Tozu Civalı Diüretiklerin kısa tarihine baktığımız da 16. yüzyılda Paracelsus Kalomeli Diüretik olarak kullanılmıştır.Bu 1950’li yıllarda diüretik olarak kullanılan ilaçlar civanın organik bileşikleridir. Bunlar mevcut diüretiklerin en kuvvetlisidir Civanın büyük bir organik molekülle birleşmesinden meydana gelmiştir. Cıvalı Diüretikler dokulardan çabuk imtisas olunurlar.Teofilin ilavesi imtisası şiddetlendirir.İtrah tübülilerden pek çabuk başlar. % 70-80 ‘i ilk günde itrah olunur

gerisi organizmada tutulur.Bu kısmın itrahı yavaş olur.
Vücutta bu bileşiklerden cıva iyonu yavaş yavaş serbest hale geçerek diüretik tesir gösterir. Bilindiği gibi cıva’nın diüretik tesiri toksin tesirinin en erken belirtisidir. Fakat 1928 yılında GOVAERTS direk böbreklere tesir ettiğini gösterdi.Şu halde Bu ilacın tesiri direk böbrekler üzerinedir. Cıva’lı Diüretikler verildikten sonra

ödemli dokulara konulan kanülden mayiin akımı hızlanır ve çoğalır ki bu da dokulara direk tesir lehinedir…cıvalı diüretiklerin renal tesirleri yanında ekstrarenal tesirleri vardır…cıvalıların teofilinle birleşmeleri ilacı daha az toksin kılar ve itrahı hızlandırır. Cıva’lı diüretiğin tesiri adaleye şırıngasından iki saat sonra başlar.6-9 ncu saatte maksimuma erişir ve 12-24 saatte biter.Tek bir şırıngadan sonra

ödemli hasta da 3-5 ve bazen 10 lt. idrar çıkabilir.Lakin her diüretik gibi bazen tesirsizde kalabilir.Tesir sonra ki şırıngalarda hafifler

lakin tahammül husule gelmez.Cıva’lı diüretik tesiri ile tuz itrahı çoğalır;günde çıkan tuz miktarı 30-80 gr. olabilir.
İşte ince nokta

Atatürkün ölümü...
Cıva’lı diüretik kullanırken bazen cıva ile Akut zehirlenme arazına benzeyen belirtiler olur. Albüminuri

silendrüri

hematüri

salivasyon

stomatit

hemorajik

kolit ve dolaşım kollapsı gibi bazı şahısların cıva’ya karşı mutad dışı hassas olmaları veya cıva itrahının çabuk olmaması ve böbreklerin çalışmalarında evvelden mevcut olan bozukluk buna sebeptir….Bazı Şahıslarda nadir tesadüf olunan cıvalılara karşı idyosen krızi

ateş ve deride erüpsiyon ile kendini gösterir.
Civalıların damara şırıngalarında ventrikül fibrilasyonları ile ölüm vak’ası kaydedildi.
Bilhassa bu yoldan verildiği zaman

kalp üzerine olan fena tesiri elektrokardiyogram da ritim ve iletim bozuklukları ile kendini gösterir. Diğer bir takım toksik belirtileri

Civalı diüretiklerin husule getirdikleri şiddetli diürez ve tuz kaybı neticesi olarak meydana gelen elektrolit muvazenesi bozulmasından ileri gelir. Bu hallerde sodyum kaybına (depletion of Sodium) ait belirtiler; ZAFİYET

BULANTI

KUSMA

ADELE KRAPLARI

KARIN KOLİKLERİ

APATİ UYUKLAMA

DELİR

NİHAYET KOMA DA ÖLÜM görülür. Dıjıtalin tedavisinde bulunan yaygın ödemli bir hasta da dijıtal mobilizasyonu ile birden ölüm

nadir de olsa görülebilir. İşte bu kadar tehlikeli olan ilacı 3 Ağustos 1938 tarihinde yapılan konsültasyondan sonra hazırlanan raporun “Tedavi kısmında şöyle geçmektedir: “ a-Asiti Salyrgan şırıngalarıyla giderilmeye çalışılmalıdır. b-2-3 defa dan sonra Ponksiyon yapılacaktır.Salyrgan’dan evvel chloryre d’ammonium’la hazırlanmalıdır.” Yine Fransız doktor Fissinger’ın karşı olmasına rağmen. “ c- Oubaine şırıngaları (Kalbi güçlendirecek iğneler) yapılacaktır.” Bu vücuttaki asidin atılmasına dair verdiğimiz cıvalı diüretiklerin yanında birde karından ponksiyon yapılması yani su alınması da gündeme gelmektedir.
ATATÜRK SİYASİ BİR SUİKAST SONUCU MU ÖLDÜRÜLDÜ? Maalesef Atatürk siyasi bir suikast sonucu öldürülmüştür! Bununla ilgili ipuçlarına baktığımızda karşımıza pek çok delil çıkmaktadır.Bunlardan ilki

1 Ağustos 1948 tarihli ve 685 sayılı Yunan Komünist halk Cumhuriyeti

E.L.D’nin Erkani Harbiye organı “Halkın sesi”

Laiki foni gazetesinde

Bulgar Yahudilerinden 33 dereceli Farmason Avram Benaroyas’ın yazısında; “Mefkûremizi imha edici darbe vuranların âkıbeti

feci şartlar altında ölümdür. Türkiye’nin mağrur Sarı Diktatörü Mustafa Kemal Atatürk

10 Ekim 1935 tarihinde Ankara’da Çankaya köşkünde Doktor Mim Kemal Öke’ye hitaben

‘Mason cemiyetinin faaliyetini inkılâplarıma muarı z gördüğüm için kapatılmasını elzem gördüm. Bu dakikadan itibaren bu cemiyeti ölmüş biliniz ve diriltmeye teşebbüs etmeyiniz” demişti. Diğer bir Yunan basınında çıkan yazı da ise

Halk cephesi

Laiko Metopa gazetesinde

1-2-3-4-5 Eylül 1949 tarihli yazı Apostolos Grazos kalemiyle neşredilmiştir.Bu yazıda ise; “Filistin Siyon kolonilerini meydana getirmek için

Osmanlı İmparatorluğu’nu parçaladık. Bundan sonra yapılması elzem olan

ikinci

üçüncü ve dördüncü vazifeler geliyor ve bunları seri olarak tatbik etmek isteniyordu ki ; Doktor Abravaya ve Fissenger cidden bu işte fedakarâne çalıştılar. Bazı Avrupalı tıp dahileri

siroz mütehassısları

Sarı liderin hastalığı ile meşgul olmak istediklerini bildirmişlerse de; Türkiye’deki mukaddes üçgenimizin meydana getirdiği muhkem mevki ve selâhiyetlerini cemiyetimize muhalif olanlara Sarı liderin tedavisinde vazife vermemekle bize pek âlâ ispat ettiler. Sarı liderin ölümü bir gün meselesi hâline gelmişti. Onun ölümünden her suretle istifade etmeliydik.” Burada dikkat çekilen konular Türkiye’de faaliyet gösteren Masonların Atatürk’ün emriyle cemiyetlerini kapatmaları

kurulması uzun yıllardan beri belirli bir program dahilinde yürütülen İsrail Devletinin kurulma aşamasını anlatmakta. Öncelikli olarak Masonluk ve Masonların Atatürk ile olan ilişkilerine bakmak gerektir.Atatürk’ün çevresinde yer alanların büyük bir çoğunluğunun mason cemiyetine üye olduklarını izlemekteyiz.Aslında Masonların Atatürklede ciddi bir sorunları yok gibi gözükmektedir.Ya da öyle gözükmektedir.Konuyu daha iyi anlaya bilmek için granda’nın aktardıklarına bakmak gerekiyor; “...Adliye vekili Mahmut Esat (Bozkurt) Karşıyaka’daki Mason Cemiyetinin camlarını tabancayla tuzla buz ettirmiş.Galiba iki el ateş edilmiş Cemiyet üyeleri korku içindeler”Salih Bozok’un bu sözlerinin ardından öfkelenen Atatürk bir süre sofrada bulunanların Masonluk üzerine yaptıkları konuşmayı sessizce dinledikten sonra

“Bir zamanlar bende Mason olmuştum” sözleri masada derin bir sessizlik oluşmasına neden oldu. Atatürk burada locaya nasıl girdiğini ve yaşadıklarını anlatır.Bu sohbetten bir zaman sonra tekrar kurulan bir sofra da bulunan

Masonların Büyük Üstadı

Mim Kemal Öke’ye Atatürk dönerek “ Kemal Bey

Şimdi sıra sizin

Bize Masonluğu anlatacaksınız.Önce söyleyiniz masonluğun prensipleri nelerdir?”diye sordu. Mim Kemal tek tek anlattıktan sonra Atatürk; “Peki

anlaşıldı.Reisiniz kim”diye sorduğunda

Mim kemal kimsenin söylemeğe cesaret edemediği şu sözleri söyledi; “Memlekette barış ve huzur isteyen ve bütün dünyaya seslenerek bu idealin gerçekleştirilmesine çalışan zatı devletleridir” Atatürk’ün birden kaşları çatıldı.Sesinin tonunu sertleştirerek;
“Ben Mason Cemiyetine girmem.Başkalarının yaptığı prensiplere değil ancak kendi prensiplerime uyarım.(Granda

293-296) Bu sözlerin ardından Mason cemiyetinin kapatıldığı anlaşılmaktadır.Ama bu Yunan basınında farklı tarihlerde yayınlanan haberler dikkate alınarak “katiller şunlardır”dır demek bugün için mümkün değildir.Öyle ki Agoni de biyografileri verilen doktorlar (sayfa 33’den 50’ye ) hedef gösterilerek gerçek suçluların ortaya çıkmasına engel teşkil edecektir. Diğer bir konuda 1933 yılında Türkiye’yi ziyaret eden Amerika Genel Kurmay Başkanı Mc Artur’a bizzat Atatürk tarafından ikinci Dünya savaşının tüm cepheleri anlatılmış olması onun beklenilen bu savaşta olmasını istemeyenlerin mevcudiyetini ortaya çıkarmaktadır.Ya da şöyle bir soru atacak olursak.Atatürk’ün sağlığı yerinde bulunduğu bir zamanda ikinci Dünya savaşı çıkar mıydı? Atatürk’ün vefatına ilişkin

neden-sonuç ilişkisine baktığımızda şu ilginç olayla da karşılaşmaktayız ki bu İsrail Devletinin kurulmasıdır.İkinci Dünya savaşının hemen ardında

Filistin topraklarında kurulan İsrail Devleti

İkinci Abdülhamit’in karşı çıktığı gibi Atatürk’ünde karşı olduğu bir durumdur. Nitekim Dahiliye Vekaleti Matbuat Umum Müdürlüğü 20 Ağustos 1937 tarih ve5476/7/1/K SAYI numarası ve dahiliye Vekili Şükrü Kaya imzası ile Başvekalet yüksek makamına gönderilen tercüme metnin baş tarafında şöyle bir ifade var"Türkçe Hâkimiyet-i Milliye Gazetesi

Kemal Atatürk''ün Türkiye Millet Meclisinde irad etmiş olduğu bir nutuktan bahsediyor.
Aşağıdaki satırlar bu nutkun Filistin''e taalluk eden kısmından alınmıştır" Bu ifadeden; Bombay Chronick Gazetesi''nin

Gazi''nin nutkunu Hâkimiyet-i Milliye''den iktibas ettiği anlaşılıyor.” Demektedir.
Metin aynen şöyle: Beyanat 27 Temmuz 1937 tarihli Bombay Chronick Gazetesi''nde "Filistin''e el sürülemez Kemal Paşa Avrupa''ya ihtar ediyor! Türkler mukaddes topraklarda yabancı hâkimiyetine tahammül etmeyeceklerdir" başlıkları altında yayınlanmış.
"Arapların Avrupa siyasetine nüfuz edemeyip

bu sözde istiklâl kelimesine inandıkları ve bu uğurda Arap memleketlerini Avrupa emperyalizmine esir kıldıkları çok şayan-ı teessüftür. Kemal Atatürk''

Filistin’in

Arabistan’a vuku bulacak harekâtın merkezini teşkil ettiği takdirde bura Araplarına yapılacak herhangi bir fenalığa Türklerin de tahammül edemeyeceğini söylemektedir. Arapların arasında mevcut olan karışıklığı ve hoşnutsuzluğu kimse bizim kadar bilemez.Biz vakıa birkaç sene Araplar''dan uzak kaldık.Fakat şimdi kendimize kâfi derecede güvenip ve kudretimizi bildiğimiz için

İslamiyet'in mukaddes yerlerini Musevilerin ve Hıristiyanların nüfuzunun altına girmesine mâni olacağız.Binaenaleyh şunu söylemek istiyoruz ki buraların Avrupa emperyalizminin oyun sahası olmasına müsaade etmeyeceğiz.
Biz şimdiye kadar dinsiz ve İslamiyet'e lakayt olmakla itham edildik.Fakat bu ithamlara rağmen Hazret-i Peygamber'in son arzusuna yani

mukaddes toprakların daima İslam hâkimiyetinde kalmasını temin için hemen bugün kanımızı dökmeye hazırız.Cedlerimizin Selahattin'in idaresi altında uğrunda Hıristiyanlarla mücadele ettikleri toprakların yabancı hakimiyet ve nüfusunun tahtında bulunmasına müsaade etmeyeceğimizi beyan edecek kadar bugün Allah'ın inayeti ile kuvvetliyiz.Avrupa bu mukaddes yerlere temellük etmek için yapacağı ilk adımda bütün İslam aleminin ayaklanıp icraata geçeceğine şüphemiz yoktur." İşte bu nutuk ve Atatürk''ün

hemen hemen tamamı İngiliz işgali altında bulunan İslam dünyasının istiklâliyle ilgisidir ki

İngiltere kralı 8.Edwartın Gazi''nin ayağına gelmesini sağlamıştır.Atatürk’ün bu sözleri söylediği tarihe dikkat edecek olursak

1937’nin Ağustos ayıdır.Buna da bir tesadüf müdür gözüyle bakmamız gerekiyor?
SONUÇ (Siyasi Suikast adlı kitabın sonucunda yazılır)
Mustafa Kemal Atatürk

fenni raporlarına geçtiği şekliyle

”Alkole bağlı sirozdan ölmüştür” demek çok büyük bir hata olur.Prof.Dr.Neş’et Ömer

Atatürk’ün vefatından sonra yaptığı bir açıklamada

“Atatürk’ün hastalığı rakıdan mı idi?bunu kat’i olarak kestirmek mümkün değildir.” Demekte.Atatürk’ün devamlı süratte hastalığı iki şekilde sınırlandıra biliriz.Bunlar Böbrek iltihabı ve Sıtma hastalığıdır.Bu konu da yazılar ve açıklamalarda bulunan Dr. Aytekin Ertuğrul

Atatürk’ün vefatını

Alkole bağlı siroz olmayıp

Sıtmaya bağlı siroz olduğunu ileri sürmüştür. Agoni isimli kitabımıza koyduğumuz belgelerden birisi olan ilaç listesinde de sıklıkla kinin ilacın alınmış olması bu dönemde sıtma hastalığına karşı kullanılan bu ilacın Atatürk’e de kullanılması Atatürk’ün

Sıtmaya bağlı siroz hastası olduğunu ortaya koymaktadır.Ama bu hastalık Atatürk’ün vefatına neden teşkil etmez.
Atatürk’ün vefatında etkili olan bir ilaçtır ki bugün Dünya Sağlık Örgütünün yasakladığı cıvalı ilaçlardır.Bu ilaçlardan birisi olanda SALYGRAN isimli ilaçtır.Atatürk’ün tedavisi amacıyla 3 Ağustos’tan

27 Eylül tarihine kadar verilen bu ilacın yan tesirleri bilinmiş olması ve etkilerinin direk böbrek üzerinde bulunması ki Atatürk Böbrek hastasıdır.Konunun uzmanları bu konuda gerekli açıklamaları yapacakları düşünülerek ayrıntıya girmiyorum.Ama litarütürlere 10 gün içinde kesin ölüm getiren bu ilacın ne amaçla kullanıldığının aydınlatılmaya muhtaç olduğunu görmekteyim.Doğaldır ki bir milletin kaderini yeni baştan yazan Mustafa Kemal Atatürk

sadece Türk Milletinin değil

bağımsızlık mücadelesi vermekte olan tüm milletlerin doğal lideri olmuş ve bundan sonra da böyle olmaya devam edecektir.Böylesine büyük bir deha’nın bu şekilde “Siyasi suikast”sonucu kaybedilmesi gerçekten kabulü çok zor ve anlaşılmaz olabilir.Ama tarih boyunca İlahi dinleri yaymakla sorumlu Peygamberlerin bile öldürüldüklerini düşündüğümüzde konu aydınlığa kavuşmaktadır.Maalesef ölen bir bedeni diriltmek mümkün olmuyor.Fakat Atatürk’ün 1923’ten

1938 tarihine kadar çizdiği ilke ve Programların bileşkesi olan TÜRKİYE CUMHURİYETİ DEVLETİ içinde asırlardır barındırdığı ve kıyamete dek de anaların bağrında yetişecek olan Türk gençliği Atatürk’ün takipçisi olmaya ant içmiştir.
"Atatürk'ümüz milletini kurtarmak ve çağdaş uygarlığa götürmek için cepheden cepheye koşarken iki defa yakalandığı sıtma hastalığından ve tedavisi için kullanılan ilaçların bir komplikasyonu olan Banti Sendromu’ndan ölmüştür. Yoksa bazı doktorlar tarafından uydurulan alkolik sirozdan ölmemiştir."
"Alkol içmeye bağlı siroz olması riski en az 10 - 15 yıl günde rakı biriminde 3 bardak ve her gün içilmesi koşuluyla olabilir. Oysa Atatürk bu sıklıkla ve sürede içmiyordu. Ülkemizde çok daha fazla alkol tüketilmekle birlikte alkole bağlı siroz hemen hemen sıfıra yakındır."
Atatürk’e konulan alkole bağlı karaciğer sirozu teşhisinin

o dönem elde bakteriyolojik veriler olmadan konulduğunu

sirozda sıtmanın da etkili olduğunu söyledi. (Milliyet)
Opr. Dr. Aytekin Ertuğrul'un bu konuda yaptığı doktora tezi vardır. Orada Atatürk’e yanlış tedavi uygulandığı anlatılmaktadır. Atatürk sanıldığı gibi siroz hastası değildi. Atatürk’e sıtma tedavisi yapılmış

aşırı “kinin” yüklenmiş ve karaciğeri bu yüzden iflas etmiş

siroza dönüşmüştü. Tedaviyi yapan doktor mason locası üstadı azamlarından doktor Mim Kemal’dir.
Durumu iyice fenalaştıktan sonra Celâl Bayar’ın ısrarı ile dışarıdan bir doktor getirilir. Yanlış tedavi yapıldığını

karaciğerinin bu yüzden iflas ettiğini rapor eden bu yabancı doktordur.
İstirahat için 2 ay kadar kaldığı Savarona’da nemli sıcaktan durumu daha da kötüleşmiş

son günlerinde Dolmabahçe Sarayı’na götürülmüştü.
Peki

nasıl oldu da sirozdan öldüğü açıklandı ve bütün yazılı kaynaklara da böyle girdi?
Büyük Millet Meclisinde ölüm raporu gündeme getirildi. Mason locaları 1935’de kapatılmasına rağmen Mecliste hala mason milletvekilleri vardı. “Efendim

gençlerimize terbiye olur

onun alkol ve sigaradan öldüğünü duyuralım…” denir ve kabul edilir. Arkasından Yeşilay icad edilir

tarih kitaplarına da böyle girer…
Sansasyon yaratan uydurmalar...
* Ölümü çok içki içmesindenmiş (!)
* Ölürken iman etme teşebbüsü de pek işe yaramamış

ebediyen cehennemlik olmuş (!)
* Ölüm saati olan 09.05 tamamen uydurmaymış (!)
* Öldükten sonra

Hristiyanlık dini gereği elbiseler giydirilerek tabuta konmuş (!)
* Ölürken cenaze namazı kılınmasını istememiş (!) ve cenaze namazı kılınmamış (!)
* Katafalkın önünden geçen bazı vatandaşların belgesellerde

fotoğraflarda görülen ağlamaları

üzüntüden değil

zorla getirilmeleri sırasında Jandarmanın vurduğu dipçik acısındanmış (!)
* Gömülürken toprak bile kabul etmemiş (!)
* ''Kemal'' ismi kemale ereceği düşünülerek verilmiş (!)
* Diktatör

Dinsiz

İmansız

Komünist denilmesinde mahsur yokmuş (!)
Gerçekler
Atatürk'ün Ölümü Alkolden Değildir!
- Saat 09.05'te Vefat Etmiştir!
- Cenaze Namazı Kılınmıştır!
- Kefen İle Tabuta Konmuştur!
- ''Kemal'' ismi öğretmeni tarafından verilmiştir.